March 2011


bismillah

BismillahirRahmanirRahim

Bir İslam cemaati, bir tarikat, Müslüman bir grup siyaset yapar mı, yapabilir mi?.. Elbette yapabilir ama bir tek şartla: İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, İslami hikmete ve Kurani ahlaka uygun bir siyaset yapabilir.

Son yüz yıllık tarihimizde en iyi siyaseti Bediüzzaman hazretleri yapmıştır.

Evet siyaset yapmamak da bir siyasettir.

Hem bu düzene/sisteme bozuk diyeceksin, hem de bu bozuk düzenin haram nimetlerini ganimet bilip domuz gibi yiyeceksin. Böyle siyaset olmaz olsun!

Masonlar siyaset yapabiliyor, Sabataycılar yapabiliyor da Müslümanlar niçin yapamayacakmış?

Yapsınlar da, İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, ahlaka, hikmete uygun şekilde yapsınlar.

İslam dini Müslümanların gayr-i Müslimleri dost ve veli edinmelerini yasak ve haram kılmıştır. Militan İslam düşmanlarını dost ve veli edinerek yapılan siyaset rahmani bir siyaset değil, şeytani bir siyasettir.

Müslüman Makyavelist olamaz, Makyavel’i üstad ve rehber kabul ederek siyaset yapamaz.

İslam’ın temel farzlarından olan istikamet (doğruluk, dürüstlük) siyasette de geçerlidir ve şarttır.

Müslüman, siyaset yapıyorum diye yalan söyleyemez, halkı aldatamaz.

Müslüman, siyaset yapıyorum bahanesiyle söz verip de o sözü tutmamazlık yapamaz.

Müslüman her hal ü karda emanetlere hıyanet edemez.

Müslüman haram yemez.

Müslüman rüşvet almaz.

Müslüman devlet ve belediye bütçelerini şu veya bu şekilde hortumlamaz.

Müslüman hizmet paralarını zimmetine geçirmez.

Müslüman siyasi nüfuzunu şahsi zenginlik ve prestije alet etmez.

Müslüman, onlar kadar olamasa bile Ebubekir Sıddik, Ömerü’l-Faruk, Ömer bin Abdilaziz, Nureddin Zengi, Salahaddin Eyyubi ve diğer adil ve salih sultanlar gibi siyaset yapar.

Müslüman Şeyh/İmam Şamil, Emir Abdülkadir gibi siyaset yapar.

Müslüman Deccallar, Kezzablar, Nemrudlar, Firavunlar, Şeddat’lar gibi siyaset yapmaz.

Müslüman Siyonistler ve Haçlılar gibi siyaset yapmaz.

İslam’a siyaset yoluyla hizmet edeceğim de ve sonra İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, ahlak-ı islamiyeye aykırı her haltı ye… Böyle siyaset olmaz. Böyle siyaset yapanlar merduttur, haindir, mel’undur.

İslam’a ve millete hizmet edeceğim diye siyasete gir ve kısa zamanda kara para (dolar) milyarderi ol. Böyle siyaset olmaz olsun!

Siyasete sahte ve kazib mücahit olarak başla ve haram para babası müteahhit olarak bitir. İslam’da ve Kur’anda böyle şey var mı?

Efendiler!.. Müslüman olarak siyaset yapacaksanız adam gibi yapın!..

İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, ahlak-ı islamiyeye, hikmete uygun olarak yapın.

Ya böyle yapın, ya hiç yapmayın.

Advertisements

bismillah

BismillahirRahmanirRahim

bismillah

BismillahirRahmanirRahim

Afyonlanmış Müslümanlar

Müslümanlar ağır hakaretlere uğruyor… Mukaddesata saldırılıyor. Din hürriyeti ayaklar altına alınıyor… Dindar aileler on beş yaşından küçük çocuklarına özel din ve Kur’an dersleri verdiremiyor. Dindar kadın avukatlar, dindar kadın öğretmenler, dindar kadın memurlar, dindar kadın öğretim üyeleri başlarını örterek mesleklerini icra edemiyor… Dindar öğrenciler okullara başları örtülü olarak giremiyor… Tarikatlar yasak… Zikrullah resmen yasak… Din dernekleri kurulamıyor… Okullarda körpe çocuklara evrim küfür teorisi gerçekmiş gibi okutuluyor… Yakın tarihimiz Müslümanların aleyhine yorumlanıyor… DinsizlerYüce ve kutsal Şeriatı öcü gibi gösteriyor…

Bunca saldırı, düşmanlık, hakaret karşısında Müslümanlar ne yapıyor?

Yeterli miktarda tepki gösteriyorlar mı?

İslam’ı, Kur’ânı, Sünneti, mukaddesatı yeterli şekilde savunuyorlar mı?

Saldırıları (yasal sınırlar içinde) püskürtüyorlar mı?

Maalesef hayır… Hiç savunma yok demem ama yapılanlar küçük iniltilerden ibarettir.

Müslümanlar haklarını arayamıyor…

Müslümanlar hak arama, hürriyetlerine sahip çıkma konusunda perişan ve zelil vaziyetteler.

Hakları aramak, hürriyetleri korumak hususunda birinci şart birlik olmaktır.

Müslümanlar birlik değil.

Türkiye Müslümanlarının başında bir din reisi, bir İmam-ı Kebir, bir Emirü’l-mü’minin yok.

Müslümanlar irili ufaklı yüzlerce hizbe, fırkaya, cemaate ayrılmış vaziyette.

Bu yüzlerce fırka, hizip ve cemaat arasında irtibat yok.

Bırakın irtibatı bazıları birbiriyle çekişiyor bile.

Her yıl bu ülkede İslamî hizmet ve faaliyetler için milyonlarca yeni lira toplanıyor. Bu hizmet ve faaliyetlerin şeffaf bir planı ve programı yok.

İslam için çalıştıklarını iddia eden, İslam bayrağı altında faaliyet gösteren bazı İslamcılar İslam’a uymayan işler yapıyor.

Ülke bir faiz ve riba tufanı içinde.

Halk namazı terketmiş, şehvetlerine uymuş.

Lüks, israf, sefahat son haddinde.

Zekatlar Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı olarak toplanıyor ve sarf ediliyor.

Hamam anası kıyafetli sözde tesettürlülere ses çıkartan yok.

Milyonlarca aç, sefil, muhtaç, fakir, sıkıntılı Müslümanla alay edercesine birtakım İslamcılar Firavunlar ve Nemrudlar gibi zevk u safa, israf, debdebe, ihtişam, sefahat içinde yaşıyor.

Haram yeme yaygın hale gelmiş.

Rüşvet korkunç boyutlarda.

Bazılarına göre 500 milyar dolarlık kara, haram, necis, cehennemi para var Türkiyemizde.

Bir Müslümanın karısı onulmaz bir hastalığa yakalanıyor. Koca vicdanlı bir kimse, onu boşamıyor, dinî nikahla ikinci bir eş alıyor. Dinsizler kıyamet kopartıyor… Peki bu ülkede nikahsız yaşayan, çocuk yapan çok sayıda çağdaş kadın ve erkek var. Onlara niçin ses çıkartmıyorsunuz?

Can alıcı soru şudur:

Bunca münkerat, bunca fuhşiyyat, bunca rezalet, bunca fısk ve fücur, bunca günah, bunca insan hakları ihlali, bunca nifak ve şikak, bunca azgınlık içinde Türkiye Müslümanları vazifelerini yapıyorlar mı?

Bu soruya “Evet yapıyorlar” diyenin alnını karışlamak gerekir.

Müslümanlar, Müslümanlığın gerektirdiği vazifelerini yerine getirmiyor.

Kapılmışlar sele akıp gidiyorlar.

Pisliklere, azgınlıklara, günahlara alışmışlar kanıksamışlar, bunları tabiî karşılıyorlar.

Tabakhane (debbağhane) atölyesindeki işçilerin pis ve iğrenç kokulara alışmaları gibi.

Açık konuşuyorum:

Bunca pislikle, bunca günahla, bunca münker işle, bunca fısk ve fücurla, bunca azgınlıkla bu memleket sahil-i selamete çıkmaz, bu gemi kurtulmaz.

İyiliğin ve kötülüğün İslamî ölçü ve kıstasları vardır.

Türkiye’nin durumu kötüdür.

Eskiye göre iyi değildir, daha az kötü olabilir. Bu da tartışılabilir.

Müslüman bir ülke düşünün, halkının yüzde sekseni veya doksanı beş vakit namazı terk etmiş. O ülke kesinlikle iyi bir İslam ülkesi olamaz.

Oto yollar, fabrikalar, barajlar, havaalanları, köprüler, gökdelenler yapılıyormuş… Onlar iyilik göstergesi değildir.

İyiliğin ölçüsü şunlardır:

Sahih bir iman.

Beş vakit namazı dosdoğru kılmak.

Erkeklerin farz namazları cemaatle kılması.

Ramazanda oruç tutmak. Ramazan gündüzünde halkın bir kısmının alenen oruç yediği bir İslam ülkesi batar.

Müslümanların zekatlarını Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun olarak öncelikle fakirlere ve miskinlere vermeleri, bu suretle sosyal adaleti gerçekleştirmeleri.

Müslüman kadın ve kızların tesettüre uymaları.

Müslümanların başlarına bir İmam-ı Kebir, bir Emirü’l-mü’minin seçerek ona itaat ve biat etmeleri.

Müslümanların İslam ahlakına uymaları.

Müslümanların üniter bir teşkilata ve hiyerarşiye sahip olmaları, onun bünyesinde vazifelerini yapmaları.

Bu memleketin doğusunda başörtülü bir İslâm kadınına veya kızına küçük bir hakaret yapılsa, bir fiske vurulsa, milyonlarca Müslümanın yasal sınırlar içinde ayağa kalkması ve protesto etmesi, o aciz kadın veya kızın yardımına koşması gerekir.

Geçenlerde yazdım, Adapazarı taraflarında 95 yaşında çok fakir, yapayalnız, biçare, âciz bir kadıncağız soğuk kulübesinde aç vaziyette ağlıyormuş… Müslümanların zekatlarını Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı olarak toplayan ve aykırı olarak harcayanlar utansınlar, Allahtan korksunlar.

Böyle bir fâcia karşısında milyonlarca Müslümanın ayağa kalkıp ağlayarak feryat etmesi gerekmez mi?

Öyle bir İslam ülkesi düşünün ki, zengin Müslümanlar görülmemiş zevkler ve safalar içinde yaşıyor, birtakım cemaatler milyarlarca lira zekat parası topluyor ve fakir ve miskin Müslümanlar açlık, yokluk, sefalet içinde kıvranıyor. Böyle Müslüman ülkesi olur mu?

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize “Komşusu aç gecelerken, kendisi tok sabahlayan kimse bizden (Müslümanlardan) değildir” buyurmamış mıdır?

Kaç defa yazdım, geçtiğimiz Ramazan’da Silvan’da bir hamal akşam evine döndü, para olmadığı için karısı iftara bir şey pişirememişti. Adamcağız dört çocuğuna sarıldı, ağladı ağladı ve bitişik odaya çekilip intihar etti… O intihar ederken, bizim bazı zengin cemaatler beş yıldızlı fuhuş (azgınlık) mekanlarında lüks iftarlar veriyorlardı. Dâvetliler kimler miydi? Sayayım efendim: Başpiskopos hazretleri… Başhaham hazretleri… Protestanların baş papazı… Filan kilisenin zangoçu… Ve tabiî bizim dini bütünler. Sofralarda bir kuş sütü eksik… Papazlarla birlikte bu neş’eli ve ihtişamlı Diyalog iftarları hangi paralarla yapılıyordu?.. Zekat paralarıyla…

İslam’ın hikmetli kurallarından biri de “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” prensibidir. Bunu, başta kendim olmak üzere herkese bir kere daha hatırlatıyorum.

bismillah

BismillahirRahmanirRahim

bismillah

BismillahirRahmanirRahim


“Charlatan”

 

When:

Lookups spiked on February 25, 2011.

Why:

The actor Charlie Sheen called a radio show and offered his strong opinions on various subjects, including the creator and writer of “Two and a Half Men”:

“And this charlatan chose not to do his job, which is to write.”

charlatan is a fraud or a faker. The word comes from Italian, where it means “a person who prattles or chatters” – a person whose words should not be believed.

(Charlatan was originally the name for a person from the village of Cerreto, Italy, but we’re not sure how those villagers got a reputation for being untrustworthy.)

bismillah

BismillahirRahmanirRahim

Ahirete inanan bunları yapmaz

Allah’a, Resulullaha, Kur’ana, ahirete, İslam’a gerçekten ve yürekten iman eden bir Müslüman devamlı olarak şu kötülükleri yapmaz:

YALAN SÖYLEMEK: Yalan söylemek Kitapla ve Sünnetle kesin olarak kötü görülmüş bir ahlâksızlıktır. Müslümanın istisnai olarak ayağı kayabilir ve ömründe birkaç kere yalan söylemiş olabilir. Buna tövbe etmesi gerekir, bu yalan yüzünden birilerine zarar vermişse af dilemeli, helallik istemelidir. Tövbe edip Allah’tan bağışlanmasını tazarru etmelidir. Hiç şüphe yoktur ki, yalan büyük bir günahtır.

HARAM YEMEK: Rüşvet almak ve vermek haramdır… Riba ve faiz gelirleri haramdır… Şeriata aykırı ticaret ve alışveriş haramdır… Şeriata aykırı rantlar haramdır… Şeriata aykırı komisyonlar haramdır… Din ve mukaddesat bezirgânlığıyla elde edilen bütün gelirler haramdır… Ahirete, Hesap Gününe, Cennete ve Cehenneme iman eden bir Müslüman, kesinlikle haram yemez. Hem iman ettim diyor, hem de mütemadiyen (devamlı olarak) haram yiyor. Haram kazançlarla zenginleşiyor, böyle bir kimsenin imanından şüphe edilir.

EMANETLERE HIYANET ETMEK: Bütün makamlar, mevkiler, memuriyetler, riyasetler, vazifeler, müdürlükler, şeflikler hep birer emanettir. Bu emanetleri ehil olanlara vermek gerekir. Resmî bir kuruma veya özel bir müesseseye bir eleman mı alınacak, aranacak birinci şart ehliyettir. Ehil olanı aramayıp da bu emaneti oğluna, damadına, akrabasına, arkadaşına, kendi cemaatinden veya partisinden olana, yandaşına vermek (bu sayılan kişiler ehliyetli ve liyakatli değilse) çok büyük bir günahtır. Bu anlattığım kötülük, bu zamanın Müslümanları arasında son derece yaygındır. Bu yüzden de, iki yakaları bir araya gelmemektedir. Emanete hıyanet edenlerin akıbetleri çok kötü olur…

LÜKS ve İSRAF: İsraf, Kitap ve Sünnetle haram kılınmış büyük bir günah, büyük bir kötülüktür. Beşer bazen şaşırır ve israf günahına batabilir. Şuurlu bir Müslüman devamlı olarak israf etmez. Zamanımızda “her şeyin en iyisi Müslümana layıktır” fetvasıyla birtakım kardeşlerimiz alabildiğine israf ediyor, alabildiğine lüks sergiliyor. Böyle bir şey Müslümana kesinlikle yakışmaz. İsraf ve lüks başka kötülükleri de davet eder: Gurur, kibir, başkalarını hor görme, benliğini putlaştırma… Bazı gafiller “Efendim biz zekâtımızı veriyoruz, ondan sonra istediğimizi yapabiliriz” diyorlar ve yanılıyorlar. Zekâtını vermesi, kulun israf etmesine yol açmamalıdır. Zekât da verse, zekât ötesinde bol bol hayır hasenat da yapsa, yine de israf etmemelidir. Zamanımızda bir kısım Müslüman zenginler gırtlaklarına kadar israf bataklıklarına batmışlardır. Bir örnek vereyim: Parası var, zekâtını da vermiş, lüks lokantaya gidiyor ve akıl almaz bir oburluk sergiliyor: Çorba, ana yemek öncesi mezemsi soğuk yemekler, birkaç içli köfte, paçanga böreği, yalancı dolma; ana yemek, ondan sonra tereyağlı bademli pilav, kaymaklı künefe, birkaç çeşit meyve… Allah aşkına soruyorum, vicdan sahibi, aklı başında bir Müslüman böyle fil gibi yemek yer mi? Bu memlekette milyonlarca insan maddî sıkıntı içinde yaşıyor. Allah’tan korkmak, kuldan utanmak gerekir. Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz ne buyuruyorlar: “Müslüman bir mideyle yemek yer, kâfir yedi mideyle…” Be adam! Sen dilinle Müslümanım diyorsun, midenle kâfir gibi yemek yiyorsun. Bu yaptığın Müslümana yakışır mı?..

Kaç defa yazdım tekrarlıyorum: Dünyanın yüz büyük zengini listesinde yer alan, serveti 10 milyar doların üzerinde olan meşhur İKEA firmasının sahibi İsveçliye, bir gazeteci şöyle bir soru yöneltiyor, “Efendim, otomobiliniz biraz eski değil mi?”, İsveçli gülümsüyor ve “Hayır, eski sayılmaz, on beş senelik bir Volvo’dur” diyor… Birtakım Müslüman zenginlerin bu İsveçliden utanması lazım. Bırakın milyar doları, bizde birkaç milyon dolarlık nice küçük zengin, Nemrud ve Firavun gibi lüks bir hayat sürüyor.

* (İkinci yazı)

Çok Kimseye Yaranamam

BENDENİZ hiç kimseye demeyeyim ama çok kimselere yaranamam. Olumlu, faydalı, uyarıcı tenkitler yaptığım için niceleri benden nefret eder.

Mahlukatı razı etmek gibi bir derdim olmadığı için düşmanlıklardan, nefretlerden, sövgülerden (övgü vezninde) fazla rahatsız olmam.

Bazen büyük iftiralar ediliyor. 1969’da 350 bin dolar aldığım gibi… Bu iftiraları atanlara lanet ediyorum. İnanıverenlere de hakkımı helal etmiyorum.

Bu fakiri İslami kesimdeki bazı kişiler ve gruplar pek sevmez. Belli başlı özelliklerimden biri şudur: Türkiye’de, mensubu olduğu kesime karşı özeleştiri yapan belki de tek kişiyimdir.

Dine hizmet perdesi ardında din sömürüsü, mukaddesat bezirganlığı yapıyor… Onu tenkit ederim.

1970’lerde ucuz bir cihad edebiyatı yapıyordu. Sonra eline imkan ve fırsat geçti ve şimdi haram yiyici dev bir müteahhit oldu. Böylesini de tenkit ederim. (Bütün müteahhitler haram yiyor demiyorum… Helalinden çalışıp kazananları tenzih ederim.)

Vaktiyle bu düzen bozuktur, tuh kakadır diyordu, sonra eline fırsat geçti ve bozuk dediği düzenin haram ve necis nimetlerini domuzlar gibi yemeye başladı. Böylesini de, bir Müslüman olarak gözüm görmesin.

Türkiyeli bir Müslüman olarak aşağıda sayacağım şahısları ve zümreleri tenkit etmeyi, uyarmayı üstüme vazife ve borç bulurum:

Faiz ve riba yiyenler… Din yoluyla zengin olanlar… Halkı aldatanlar… Bozuk düzen/sistemle işbirliği yapanlar… Hubb-i riyaset (başkanlık) emeline ve ihtirasına sahip olanlar… İslami hizmetler ve faaliyetler için toplanmış paraları zimmetlerine geçirenler… Böyle paraların repolarını zimmetlerine geçirenler… Şu veya bu şekilde haram kazanıp haram yiyenler… Müslümanlarda Ümmet şuurunu köreltip onun yerine hizip, fırka, cemaat taassubunu ikame edenler… Müslümanların zekatlarını Kur’ana, Sünnete, fıkha, Şeriata aykırı olarak toplayıp ve yine aykırı olarak harcayanlar… Allah’a ve Peygambere saldırılınca ses çıkartmayıp, kendi din baronlarına saldırılınca kızılca kıyamet kopartan dengesizler…

Bazı ihlaslı din ve iman kardeşlerim haklı veya haksız sebeplerle bana düşmanlık ederler, dil uzatılırsa onlara hakkım helal olsun. Hasbeten lillah, muhlisen lillah dine, imana, Kur’ana, Sünnete, Şeriata hizmet edenlerin ellerinden ve eteklerinden öperim.

Ücretini, ödülünü, mükafatını sadece ve sadece alemlerin Rabbinden isteyerek hizmet ediyor. Böylesinin kulu ve kölesi olurum.

Kendisinde Ümmet şuuru var, cemaat ve hizip asabiyeti yok. Ne mutlu ona!

Öncelikle fakir ve miskin Müslümanların hakkı olan zekatlara göz dikmiyor. Tebrik ederim öyle Müslümanı.

İyi Müslümanlar kötülükleri iyilikle uzaklaştıran olgun kimselerdir. Biz yanılsak, hata etsek, terbiyesizlik etsek onlar kesinlikle düşmanlık etmezler, sadece iyilik ederler, bağışlarlar.

Din sömürücülerinin imanlarından bile şüphe edilir. Onların dini imanı paradır, zenginliktir, benliktir.

Bendeniz hiçbir fazileti olmayan sade bir Müslümanım. Elim kalem tuttuğu müddetçe samimi, ihlaslı ve gerçek din hizmetkarlarını desteklemeye; münafık, sahtekar ve riyakar din sömürücülerini tenkide devam edeceğim.

bismillah

BismillahirRahmanirRahim



Büyük insanların övgüye ihtiyacı yoktur… Merhum Necmeddin bey, her fani gibi doğdu, yaşadı ve ezelde takdir edilmiş vakt-i merhunu gelince vefat etti. Önemli olan, kişinin ömrünün ölümüne nasıl bitiştiği meselesidir. Geride kalanlar üzülür ağlar ama imanla ölen said Müslüman bayram yaparak gider ahirete.

Yadın da mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar idin gülerdi alem

Bir ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka matem

Kimdi o ?.. Mü’mindi… Rab olarak Allah’tan, nebi olarak Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselamdan, Kitab olarak Kur’andan, din olarak İslam’dan, şeriat olarak Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye’den razı olan ve yarın Mahkeme-i Kübra’da defterleri sağından verilecek olar kimseler, ne mutlu size, ne mutlu size!..

Bir Müslümanın en büyük rütbesi mü’min olmasıdır. Hiçbir makam, mevki, riyaset, sultanlık imandan üstün olamaz.

Dünya hayatındaki en büyük ticaret ve kazanç Allah için, Resulullah için, İslam ve Kur’an için, Sünnet ve Şeriat için hasbeten lillah ve muhlisen lillah çalışmaktır.

Merhum Necmeddin beyi nasıl biliriz? Mü’min miydi? Evet mü’mindi… Dinin direği olan beş vakit namazı kılar mıydı? Evet kılardı… Allah’ın inzal etmiş olduğu hükümlerle amel edilmesini ister miydi?.. Hiç şüphe yoktur ki, isterdi. Ecdadına bağlı bir Müslüman mıydı?.. Evet öyleydi…

Başka faziletleri var mıydı?.. Vardı… Çok azimli bir Müslümandı, hak bellediği yoldan dönmezdi. Azim neymiş, sabır neymiş insanlar ona bakıp öğrensinler.

Türkiye’nin son 50 yıllık tarihine damgasını vurmuştur.

Bu ülkede ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, parya, esir, zenci statüsünde yaşayan Müslüman çoğunluğu uyarmış ve hak arama yoluna sokmuştur.

Vesayet rejiminin, içten sömürge sisteminin belini kırmıştır.

Milli siyasal İslam hareketinin kurucusu ve hocasıdır.

Bugünkü Cumhurbaşkanı onun talebesidir… Başbakan onun talebesidir… Devletin sivil ricalinin çoğu onun, şöyle veya böyle talebesidir.

Necmeddin beyin ülkemizde yepyeni bir çığır açmış olduğunu kim inkar edebilir?

Onun hayalinde ve hedefinde Büyük bir Türkiye vardı. Milli kimliğine ve kültürüne sımsıkı bağlı, kökünü maziden alan, kollarını istikbale uzatmış, İslam’ı iyi anlayan ve yorumlayan, çağı yakalamış büyük, zengin, müreffeh, ileri bir Türkiye.

Necmeddin beye gerici diyenin alnını karışlamak gerekir. Ondaki zeka ilerici ve çağdaş geçinen kaç kişide vardır? Zekasına ve çalışkanlığına Almanlar bile hayran kalmıştı. Kaç kişi onun yaşında profesör olabilmiştir?..

Necmeddin beye kalmış olsaydı Türkiye’nin şu anda Güney Kore’nin otomotiv sanayinden daha güçlü yüzde yüz milli ve yerli bir otomobil sanayii olurdu. Necmeddin beye fırsat verilmiş olsaydı Türkiye kendi uçağını yapabilirdi.

Necmeddin bey manevi gücünü hangi kaynaktan alıyordu?.. O, tarikat-i seniyye-i Nakşibendiyeye mensuptu. Muhammed Zahid Kotku hazretleri vasıtasıyla, ucu Resullerin Seyyidine ulaşan bir silsileye yapışmıştı.

Necmeddin bey şehir ve medeniyet kültürüne, görgüsüne, nezaketine sahip bir kimseydi. Kabalık yaptığı görülmemiştir. Oğlu, torunu yaşındaki gençlere bile itibar eder, onlara önem verirdi.

Dinine, ülkesine, halkına, devletine (düzene değil!) hizmet için çileli, arızalı, dikenli bir yol seçti ve çok acılar çekti.

Bendenize şahsen iyiliği dokunmuştur. Hadis-i şerifte “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükr etmemiş olur” buyruluyor. Yirmi yıldan beri Milli Gazete’de günlük fıkralar yazabilme imkan ve fırsatına sahip olduğum için kendisine teşekkür borçluyum. Bu yirmi yıl zarfında küçük de olsa bir hizmet edebildim mi? İnşaallah edebilmişimdir.

Dünya ve insanlar genelde vefasızdır. Dünyada, hele siyaset meydanında vefa aramak abesle iştigaldir.

Cenab-ı Hak rahmetiyle muamele buyursun. Evladına, torunlarına, yakınlarına, sevenlerine, Milli Görüş camiasına ve milletimize baş sağlığı diliyorum.

Hayırlı bir insan için, halkın “Allah ona rahmet etsin” demesi ne büyük bir mükafattır.



 

Necmettin Erbakan, a Turkish Prime Minister, Dies at 84

By STEPHEN KINZER – NYTimes
Published: February 28, 2011

Necmettin Erbakan, the first Islamist prime minister of Turkey, whose attempt to turn his country away from the West led the military to depose him in 1997, died on Sunday in Ankara. He was 84.

Tarik Tinazay/European Pressphoto Agency

Necmettin Erbakan in 1998.

The cause was heart failure, said Dr. Tevfik Ali Kucukbas of Guven Hospital, where Mr. Erbakan had been in intensive care since mid-January.

During his turbulent year as prime minister, Mr. Erbakan boldly challenged Turkey’s secular dogma, vowing to create a pan-Islamic currency and rescue Turkey from “the unbelievers of Europe.” He embraced the religious government in Iran, allowed female civil servants to wear head scarves to work, and held Islamic feasts in the prime minister’s residence.

Yet Mr. Erbakan was also a consummate insider, always dapper in trademark Versaceties. He was among the last survivors of the political generation that ruled Turkey as it struggled toward democracy during the second half of the 20th century, a period punctuated by three military coups. He was often called Hodja, a term of affection accorded to religious teachers or wise men.

Like other political patriarchs of his era, he was a nationalist who bowed before the reality of military power. He had no sympathy for the demands of Kurdish nationalists who sought broadened cultural and political rights. Yet he repeatedly pushed for a greater role for religion in public life. His party was banned multiple times. After each shutdown, he reinvented and renamed it.

“He introduced political Islam to Turkey,” Sedat Bozkurt, a Turkish journalist, said in a televised interview on Monday. “However, the political Islam applied in Turkey differed from the others. One of its elements was Turkish nationalism.”

Among Mr. Erbakan’s most successful followers was the ambitious candy salesman Recep Tayyip Erdogan, who under his tutelage was elected mayor of Istanbul and is now prime minister. The men split politically, and Prime Minister Erdogan displaced Mr. Erbakan as the hero of Turkey’s devout.

“We will always remember him with gratitude as a teacher and a leader,” Mr. Erdogan said of Mr. Erbakan, who is survived by two daughters and a son.

Necmettin Erbakan was born on Oct. 29, 1926, in the Black Sea town of Sinop, home in antiquity to Diogenes the Cynic. Mr. Erbakan’s father, a judge, sent him to high school in Istanbul. He later compiled an outstanding record as an engineering student. He completed his doctoral work in Aachen, Germany, and worked in that country for several years, specializing in diesel engine design. His German remained fluent and lyrical.

In 1970, stung by the refusal of a center-right party to nominate him for a seat in Parliament, he formed his own political party, which advocated a return to religious values — not an obvious choice for the son of a civil servant. The party survived repeated closings and Mr. Erbakan’s several years of exile in Switzerland. Though the party never won nearly enough votes to put him in power, he emerged as a kingmaker. Twice in the 1970s he became deputy prime minister.

In the 1995 election, with the political scene atomized, Mr. Erbakan’s party, then called Welfare, finished first with 21 percent of the vote. After striking a coalition deal with another party leader who was eager to control corruption investigations, Mr. Erbakan became prime minister. He immediately began challenging the secular, pro-Western foundations of modern Turkey.

The last straw for his opponents may have been Jerusalem Night, when the Iranian ambassador, evidently with Mr. Erbakan’s permission, addressed an audience in the town of Sincan and roused it to a frenzy with lurid calls for fundamentalism and anti-Zionist struggle. Alarmed Turks began taking to the streets, marching behind protest banners reading “Turkey Is Secular and Will Remain So!”

After Mr. Erbakan had been in office for 12 months, military commanders, who consider themselves the ultimate guardians of Turkish secularism, decided to strike against him. They forced him out with a series of threatening memoranda listing his sins. He resigned on Feb. 28, 1997, ousted by what is widely described as Turkey’s only postmodern coup.

These events split the religious political movement in Turkey. A group of insurgents, accusing Mr. Erbakan of losing touch with a rapidly changing country, tried to wrest control of the party from him. When they failed, they quit the party; founded their own, calling it Justice and Development; and rocketed to national power.

Mr. Erbakan later became the target of corruption charges. In 2002 he was sentenced to two years and four months in prison on charges of “forgery of personal documents.” President Abdullah Gul, who was his foreign policy adviser during his ill-fated year in power, pardoned him.

Mr. Erbakan’s party withered into insignificance by clinging to old-style Islamism. His onetime follower, Prime Minister Erdogan, devised a more inclusive political formula that combined respect for religious belief with commitments to democracy, capitalism and Western alliances. That formula — a refined version of the one Mr. Erbakan developed nearly half a century ago — propelled Mr. Erdogan to power and has kept him there for nearly a decade.

Sebnem Arsu contributed reporting from Istanbul.

A version of this article appeared in print on March 4, 2011, on page A25 of the New York edition.